Ekim 2009 için arşiv

31
Eki
09

Hangisiyim ?

Gerçekte biz kimiz ya da şöyle diyeyim toplum, iş ve arkadaş çevresinde takındığımız roller çok farklı. İşte yırtıcı bir kaplanken, ailemizin yanında saygılı ve uysal aile çocuğu (ki ben hiç olamadım), anime sever kankalarımızın yanında anime manyağı, alkolik kankaların arasında alkolik, sevgilimizin yanında romantik bir aşık olabiliyoruz. Peki hangisi biziz… Herkesin yanında farklı bir yüzümüzü gösteriyoruz. Bunların toplamı mı bizi oluşturuyor yoksa parçalar yeter mi. Ana bir temel üzerine oturtulmuş değişik özellikler. Sadece belli insanlara gösterdiğimiz belli yüzler. Herkesle paylaştığımız şeylerin farklılığı bizi bölüyor, ama sevdiğimiz insanlarla iletişimi devam ettirmek için yaptığımız bişey bu diye düşünüyorum. Herkesle herşeyi yapabileceğini düşünen insanlardan değilimdir. Duygusal bir insanla karate filmine gitmek, çabuk sarhoş olanla içki masasına oturmak, ana kuzusu kankayla gece alemlere akmak… Kişiye özel aksiyon planları yapılmadığı sürece iletişimin de başarısız olacağını düşünüyorum. Her kankamla farklı şeyler yapmamı ve farklı bir kimliğe bürünmem ne kadar garip görünsede eminim sizde yapıyorsunuzdur. Peki günün sorusuna gelelim tekrar. Hangisi gerçekten biziz.. Sevgilimizin yanındaki romantik mi,çilingir masasındaki sarhoş mu, İşteki kaplan mı, Gecelere akan disko kralı mı…. vb… vb… Herzaman aynı şeyleri yaptığımız insanlara farklı bişeyler gösermeye kalktığınızda sen çok değiştin gibi yorumlarda gelmiyor mu. Peki aslında gösterdiğimiz özellik her ne ise alışık olmayan kişiye, diğer yüzümüzü gösteriyorsak, diğer yüzümüzde biz değil miyiz? Anlatmakta zorlansamda sevgliniz işteki kaplanlığınızı ve yüzsüzlüğünüzü görse biz değişmiş mi oluyoruz. Aksiyon potansiyeli yüksek kankalarla dışarı çıktığımızda onlara sevgilimizin yanında takındığımız romantik yüzümüzü gösterince biz değişmiş mi oluyoruz. Aynı beden içindeki farklı özellikler yanlış insanlarda farklı duygu durumlarına yol açıyorsa, her zaman yaptığımız nabza göre şerbet vererek doğru şeyi yapmıyormuyuz. Kendime bakınca 20 ayrı Nifgörüyorum. Hangisi benim karar veremiyorum. Gerçekte hangisi biziz ?PS: İlgili alakalı foto olmadığından kendi fotolarımdan yapmak zorunda kaldım, buda ne reklamımını mı yapıyor demeyin sonra :D

Reklamlar
27
Eki
09

Uyuzsuyu,Sünnet Gölü ve Çubuk Gölü

Ankaradan çıktık yola… İstanbul yolundan Ayaş sapağına sapıp Yenikent üzerinden sırasıyla ilk önce Ayaş, Beypazarı, Nallıhan ve Göynük yolundan devam ettik. Sola değilde sağa dönerseniz sapaktan Göynük yerine Mudurnuya gidersiniz… Ayaş yolu üzerindeki meyve sebze satanlara bakarak uzun yolumuza koyulduk. Beypazarını transit geçerek 160-170 km sonra Nallıhan’a ulaştık. Nallıhanda gezilesi ve görülesi yerler pek bulunmamakla birlikte doğru yolda gittiğimizi belirten bir mihenk taşından daha ileri bir ilçe değil. Mudurnu tabelalarını takip ederek ilerledik ve Göynük sapağından girdik. Tabi elimizde Adım Adım Türkiye haritası ki bu harita 250 sayfalık çok ayrıntılı bir kitaptan ibaret (Herkese tavsiye ederim ), bunun sayesinde ve tabelaların yardımıyla Uyuzsuyu şelalesine ulaştık :D Uyuzsuyu şelalesi yoluda bir harika. Gördüğüm en güzel ağaçlıklı yolllardan biri ! Aslında bu mevsimde ortada şelale falan yok o yüzden Fotoğrafını koyamayacam ama tam bir doğa yürüyüşü mekanı ! Şelalenin minik göletinde bizi bu sevimli arkadaş karşıladı. Bir prensesin gelip öpmesini bekliyordu ama biraz utangaç olduğundan bir kaç poz verdikten sonra kaçtı ! Bu arada Bolu il sınırları içerisinde olduğumuzuda hatırlatmak istedim. O yüzden

heryer yemyeşil…


Oksijen damarlarımızda gezinmeye başlayınca oksijen zehirlenmesi geçirerek şelalenin bitmekte olan çılız suyunun yakınlarında dinlendik ve doğanın keyfini çıkardık ama buralar ormandan öte jungle gibi gayet sık ağaçlarla kaplı bir yer.


Şelalenin üst tarafında ufak bir mesire yeri var ama biz gittiğimizde kimsecikler yoktu tam mangal alanı aslında sessiz sakin bol yeşillikli… Adam kesseler kimse duymaz öyle bir yer :D Neyse Uyuzsuyu şelalesinden ayrıldıktan sonra göynük yönüne tekrar döndük ve tahmini 30 kmilerde Sünnet gölüne geldik. Ama tabeladan sonra olan 6 km lik yol stabilize ve son 2 km si tek şeritli bir yol ama yol inanılmaz derecede güzel kısımları var ve herkes büyülenmiş şekilde dışarı seyrederken ben araba kullandığım için aval aval dışarı balamadım ve açlıktan dolayı bir an önce piknik sepetine ulaşmak istediğimden göle doğru sürmeye devam ettim. Kesinlikle gördüğüm en güzel ağaçlıklı yollardan biriydi ! Göle ulaştığımızda arabayı sokmak için 5tl aldıklarını öğrendim… Arabayı otelin önünde göle yakın bir kısıma park ettik. Göl gözümüzün önündeydi. Süper huzurlu, sakin, her tafaf çam ormanlarıyla çevrili süper mini bir göl ! Gölün etrafını dolalan yol 45 – 60 dakika arası bir yürüyüşle tamamlıyabiliyorsunuz ve gölün etrafında çam ormanları içinde keyifle bol oksijenli ve manzaralı bir yürüyüşünle kesinlikle şehirden tekrar ve tekrar nefret ederek ve bir daha daha erken gelelim sözleri arasında gezinin keyfini çıkartıyorsunuz. Zamanımız kısıtlı ve
Çubuk gölünü ve oradaki yel değirmenlerinide görmek istediğimizden yola çıkmaya karar verip ormandaki yürüyüşümüzü kısa kesmek zorunda kaldık ! :(
Sünnet gölünden çıktıktan sonra 20 km kadar ilerde yine göynük tarafına doğru giderek Çubuk gölü tabelalarını takip ederek göle ulaştık.

Minik bir göl ve yel değirmenleri bizi karşıladı. Buradaki yel değirmenleri bir dizi çekimi için yapılmış ve dizi çekilmekt
envazgeçilince terk edilmiş ! Manzara, yel değirmenleri herşey yine süper kesinlikle ! Ankaradan uzaklığımız ortalama 250 km olmasına rağmen kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri ve Mayıs ayını tercih ederseniz hem göllerin doluluk oranı daha yüksek olur hemde

Uyuzsuyu şelalesinin suyu akıyor olur. Bu aylarda gitmenizi öneririm ama her ay mümkündür ki Sünnet gölüne kışın giden arkadaşlarımdan aldığım bilgilere göre her mevsim gidilebilecek bir göl olduğunu biliyorum. Neyse Çubuk gölünüde arkamızda bırakarak Göynük üzerinden Ankaraya doğru yola çıktık. Hava kararmamış olsa Göynükteki Beypazarı tipi evleride görmeyi çok istiyorduk ama bir daha ki sefere artık :D Uzun ve çok yorucu bir yolculuk olmasına ve bir dolu stabilize yola girmemize rağmen kesinlikle bu rotayı öneriyorum. Hem Ankaralılar hemde istanbullular için tam bir kaçış yeri. Hatta Sünnet gölündeki otelde konaklamanızı ve oranın keyfini doyasıya çıkarmanızı isterim… Bir başka gezi yazısında görüşmek üzere…

PS: Güzel Fotoları İçin Uğur Doyduk‘a Teşekkürler… Fotoğraflara Ulaşmak İçin Tıklayın…

23
Eki
09

Nedeng ¿

Niye okur yazarız ya da niye değiliz ? Bu yazıda sizi bir dolu soruya boğacam ama bu sorulara cevap verebilecek olsaydım bu yazı sosyolojik bir makale olurdu. Tam olarak kimin söylediğini bilmediğim bir sözle yazıya başlamak istiyorum… “Bizim kim olduğumuzu öğrenmek için eserlerimize baksınlar, Eserlerimiz kim olduğumuzu gösterir !” Peki eser üretmeyen insanları tanımak için ne yapmamız gerekiyor acaba ? Adli tıpta bir söz vardır “Her etki bir iz bırakır” diye… Peki insanların bizi tanıması için bir eser ortaya çıkarmıyorsak ve dünya üzerine bir iz bırakmıyorsak, insanlar bizi nasıl tanıyacak ya da kim olduğumuzu nasıl öğrenecek. Konuşmalarımızdan mı, Facebookta yazdıklarımızdan mı, FF’deki post ve yorumlarımızdan mı ? Nasıl ? FF de olan bir çok insan için söyleyebileceğim pek bişey yok aslında çoğu bir blog yazıyor, onları tanımak için bloglarına bakmak ya da postlarını takip etmek yeterli az çok nasıl biri olduğunu görmek için… Ya facebooktakiler… Aptal video paylaşımları, geleni forward etmekten başka birşey yapmayan, kendisi bişey üretmeyen adamlarla doluydu listem taki ben katliam yapıp silene kadar çoğunu. Acaba platform olarak mı paylaşmaya müsait bir ortam mı,değil diye düşürken Yaban Kedisi (Kaan Abi) ile karşılaştım Facebook’ta. Alabileceğimden çoook daha fazla bilgiyle hergün her dakika bilgi dolu postları, hayat görüşü ile karşıma çıktı ki o anda facebook paylaşmak isteyenler içinde yanlış bir platform olmadığını anladım. Peki sosyal platformları geçelim gerçek dünya ya gelelim. Bizi bu dünya üzerinde olduğumuz kişi olmamızı sağlayan nedir nasıl paylaşımlardır. Tabiki herkes bir blogda yazması gerekmiyor… Kastetmek istediğim kimi insan paylaşımlarını aktarmak için yazı yazar, kimi insan fotoğraf çeker,kimi beste yapar şarkı söyler ve bir dolu başka şey (Resim, heykel…vb). Bizi biz yapan şeyleri insanlara nasıl gösteririz. Sosyalleşmenin mantığı nedir. Bunları yapmayan insanlarla niye arkadaş oluruz, bize bişey öğretmeyen, göstermeyen, dinletmeyen kısacası paylaşımda bulunmayan insanlarla neden arkadaş oluruz ? Bir ilişkide de öyle değil midir ? Sadece eli yüzü düzgün, orası güzel burası sütun olduğu için mi biriyle beraber oluruz ya da (ilk 1 haftadan sonra) o kişi gözünüzde bir fikrin, düşüncenin sahibi bize bişeyler kattığını düşündüğümüzden mi ilişkiyi devam ettiririz. Geçen gün The Journey of the Edge of Universe’ü izledikten sonra (bununlada ilgili bir yazı yazmıştım) Dünya üzerine ne iz bırakayım yaw ye, iç, gez, eğlen… Şu dünyada yaşamanın anlamı yok bari keyfini çıkarmaya bak diye düşünmüştüm ama yine de bişeyler bırakmamız gerekiyor mu gerçekten ? Ünlü Ressam Rembrandt eserlerini bıraktıda gitti ne oldu ya da Sheakspeare Macbeth’i yazdıda ne oldu, en azından kendilerini anlatabildilermi. Resimlerinin ya da ilk basımların sahiplerini zengin etmekten başka ne yaptılar. Onların eserlerini gördük ve okuduk bize kazandırdıkları şeyler onlara ne fayda sağladı ? En son olarak bu yazının kime neye yararı olacak bilmiyorum ama okuyun diye yazdım işte :D
20
Eki
09

Hiç !

Evrende bile değil kendi galaksimizde bile hiç olmak için bile çooook küçüğüz aslında. Evrende o kadar az bir yer kaplıyoruz ki bir anda yok olsak evrendeki hiçbirşey etkilenmez… Ne kadar garip bir çelişkidir aslında. Kendi galaksimizde bile bu kadar küçük bir yer kaplıyorken dünya üzerinde yaptıklarımız gayet anlamsız geliyor… Dünya üzerinde yaptığımız değişiklikler, insanların birbirlerine davranışları, savaşlar, açlıklar, cinayetler, tecavüzler… Kendi hiçliğimiz içinde kendi kaosumuzu yaratıyoruz. Dünyayı daha yaşanır bir yer haline getireceğimize daha ölümcül bir hale sokuyoruz ve bundan keyif alıyoruz. Uzayda kapladığımız yere bakın heran bir kuyruklu yıldız gelip çarpabilir ve dinazorların başına gelen bizimde başımıza gelebilir. Hiç bir iz bırakmadan yok olabiliriz. Ha diyeceksiniz barış, sevgi kardeşlik mavralarımı atacaksın şimdi bize diye ama pek öyle bir niyetim yok… Sadece Kendi galaksimizde bile toplu iğne başı kadar yer bile kaplamazken bu Dünya üzerindeki yaşam mücadelemiz niye bu kadar acı verici ve hep çile dolu. Bir gün yok olup gideceğimizi bile bile niye bu kadar çileye katlanıyoruz. Gerçek dünyada yaşamak için tabiki para ihtiyacımız var ama kazandığımız parayı harcamaya zaman bulamıyorsak ve keyfini çıkaramıyorsak paraya ne gerek var. Okullar bitirmek, para kazanmak, evlenmek Atmosferden bakınca gayet mantıklı geliyor ama Galaksimizden bakınca dünyaya sadece bir kütüphane içindeki bir kitabin içindeki, bir cümlenin sonuna konulan nokta bile değiliz. Hem Dünyada Hemde onu barındıran koca evrende yaşadığımıza göre ikisinin de kurallarına uymamız lazım. Yani yaşamak için gerekenleri yapmak ama önemsiz olduğumuzu ve her an yok olabiliceğimizi düşünerek dünyanın keyfini çıkarmak. Uzatmayayım artık… Hepimiz yıldız tozuyuz bugün varız yarın yokluğumuzu farkedecek kimse yok !

PS: Fotoğrafa tıklarsanız samanyolundaki yerimizi daha rahat görebilirsiniz ! ve ayrıca bunun gibi milyonlarca galaksi olduğunu unutmayın !

12
Eki
09

Kavga Böyle Başladı !

Tamamı Bir Mailden Alıntıdır !

*Karıma dedim ki, “Doğum gününde nereye gitmemizi istersin?”

Yüzünde keyiften eridiğini görmek beni ihya etti!.

“Uzun zamandır gitmediğimiz bir yer olsun !” dedi.

O zaman önerdim, “Mutfağa ne dersin?”

İşte kavga böyle başladı….


*Cumartesi sabahı, sakin- sakin giyindim, kahvaltımı ettim,  köpeği kapıp sessizce garaja geçtim..

Kayığı arabanın üzerine atıp, şelaleye doğru yola çıktıydım ki, baktım fırtına çıktı-çıkacak…, garaja geri döndüm, radyoyu açtım, hava durumu, havanın gün boyu böyle gideceğini söylüyor….Eve geri döndüm, yavaşça soyunup, yatağa süzüldüm..

Uyumakta olan karımın vücuduna arkadan sarılıp, arzu dolu, kulağına fısıldadım,

“Dışarıda hava berbat”…

10 yıllık sevgili karım mırıldandı ‘Salak kocam bu havada balığa gitti, inanabiliyormusun?’

Ve kavga böyle başladı…


*Bir adamla bir kadın, bebekler gibi uyumakta.

Sabahın üçünde, birden dışarıdan bir gürültü geldi.

Kadın, panik içinde yataktan fırlayıp adama doğru bağırdı  ‘Aman Tanrım,

Bu kocam galiba!’

Adam da yataktan fırladı, korku içinde ve çıplak, kendini camdan attı, yere yapıştı. Dikenli çalının arasından koşabildiğince hızlı arabasına koştu;

Birden aydı, geri dönüp yatak odasına girdi, ve karısına : “A s..tir!!! Senin kocan benim!!!’ diye bağırdı.

‘Yok yaa ne kaçtın öyleyse?’

Ve kavga böyle başladı…….


*Karıma 14.95.’e bir kasa Miller bira alalım, diyordum ki,

7..95’e bir kutu dondurma almasın mı?.

“Oysa bira ile bu gece, dondurmayla olduğundan daha çekici olurdun” demiş bulundum.

Ve kavga başladı….


*Kadın çıplak, yatak odasındaki aynadan kendine baktı.

Gördüğünden pek memnun kalmamıştı ki, kocasına dönüp, -“Korkunç görünüyorum; yaşlı, şişman ve çirkinim!!” dedi ve devam etti:

-“Hadi bana bir iltifat yap, buna ihtiyacım var!!.’

Kocanın cevabı:  “Gözlerin iyi görüyormuş !!.”

Ve kavga başladı……


*Karımı restorana götürdüydüm…. Garson, her nasılsa, önce benim siparişi aldı.

“Ben ızgara bonfile alacağım, az-orta pişmiş lütfen.”

“Deli danadan korkmazmısınız?” dedi,

“Cık, dedim o kendi siparişini kendi verir!.”

Ve kavga böyle başladı…


*Mezunlar yemeğinde karımla masadayız,
Yandaki masada, sarhoş, elindeki kadehi çevirip duran kadına bakakalmışım.

Karım sordu, – ‘Onu tanıyormusun?’

-‘Evet,’ dedim, ‘Eski flörtüm. Duydum ki yıllar önce ayrıldığımızda içmeye başlamış, o zamandan beri kendisini ayık gören yokmuş”

‘Hadi canım!’ dedi karım, “amma uzun kutlamış!!’

Ve kavga böyle başladı…


*Emekli olduğumun ertesi, Sosyal Sigortalar’a gidip muüracaatımı yapayım dedim.

Masadaki memure, yaşımı teyit etmek için ehliyetimi istedi.

Ceplerimi karıştırdım, cüzdanımı evde bırakmışım!.

Kadına dedim ki “Bir koşu eve gidip getirebilirim!”.

“-Yok canım”, dedi kadın , ” Gömleğinizi açın lütfen!”… Düğmeleri açtığımda, kıvırcık, kırlaşmış göğüs

kıllarıma bakıp, “bu kır renk, benim için kanıt olarak yeterli!” dedi ve müracaatımı aldı.

Eve döndüğümde, sigortalarda başıma geleni karımla paylaştım.

“Pantolonunu da indireydin keşke!” dedi “maluliyet de bağlarlardı belki!”

İşte kavga böyle başladı…


*Oturmuş TV de kanallar arası zaplarken, yanıma oturan karım sordu:

-“Ne varmış bakiim TV’de?”

‘Toz.’ dedim,

Ve kavga başladı…


*Karım, yaklaşmakta olan yıldönümümüz için çaktırmadan ayak yapıyordu ..

“Üç saniyede hızla 0 dan, 100 ye çıkabilen bir nesne istiyorum” dedi,

Bir baskül aldım ona!.

İşte kavga böyle başladı…

08
Eki
09

Kaçak…

O zamanlar 16 yaşındayım ve deli gibi aşığım… Öyle böyle değil ama hormonlarım gözlerimden fışkırıyor… Kimseyi dinlemiyorum zaten örendeyim… Aşkım, deniz, kum, alkol offff uzun geceler daha ne olsun hayatımın en güzel yazlarından birini geçiriyorum ama ne yaz… O zamanlar çok zor gelen ama şimdi baktıkça hoşuma giden aksiyon potansiyeli dolu olayları hatırladığım kadar anlatacam. O zaman ki aşkımın adı Başak. Her gece palmiye çıkışı adını hatırlamadığım bir diskomuz vardı oraya gidiyoruz, ordan çıkıp sercanın pastanesinde sıcak çıkan pizzalardan hüplettikten sonra saat 2 civarı onu eve bırakıyorum. Evleri sahilden 300 metre falan ilerde geri dönüp arka yoldan onların evinin olduğu yere gitmem 10 dakikamı alıyor ve saat 02.15 civarı onu 1. kat penceresi onun pencerisinden tekrar kaçırıp gecelere kaldığımız yerden devam ediyoruz ama bizimkiler pek hoşnut değil bu durumdan. Neyse tabi aşk gözümü kör ettiği için aile falan dinlemiyorum bende evden kaçıyorum ama evin üst katında odam olduğu için ahşap merdivenlerden inmek zorundayım. Ahşap merdivenler her zaman ses çıkarır ama artık kendime göre bir teknik geliştirdiğim için pekte dert olmuyor ve her gece hatunu eve bırakmadan önce evden küçük bir aksiyonla sıyrılıyorum. Neyse herhangi bir gece yine sıvışmışım hatunu eve bırakıp kaçırmışım; geceler, alkol, aşk… Süper geceler neyse saat 04.00 gibi hatunu eve bırakıp eve döndüm birde baktım ki kaçtığım pencere kapalı :( kapıya el attım ki bizim kapı hiç kitlenmez…. kapı duvar. Bu sefer faka basmıştım. Eve almamışlardı beni… Neyse orası ören benim büyüdüğüm yer kim durdurabilir zaten beni aşığım, ergenim, gözlerden hormon fışkırıyor :D O geceyi palmiye barda geçirdim. Sabah oldu gittiğimiz 2 bar var onlara gündüz kafe gibi işletiyor. 1’i gece kaldığım palmiye 2. si onların diğer barı adını hatırlamıyorum şimdi (çok sene geçti) palmiyede kahvaltımı yaptım bir güzel. Açık hesap çalışıyoruz ve aylık ödeme yaptığım için yemek işini halletmiştim :D Zaten gece palmiyede uyuyacaktım ki kızla devamlı esintili havalarda sığınma noktamızdı o yüzden orada uyumam da sorunda yoktu. giyecek bişeyler bulmalıydım. Neyse o zamandan pazarlamacı olacağım belliymiş sahildeki konfeksiyonlardan kendime mayo, t-shirt, pantolon falan aldım ve hatunla aynı döngüyü devam ettiriyorduk ki 1 hafta sonunda annemin canına tak etmiş olacak palmiye barda gündüz bizi bastı ! “GEL BENLE” dedi sertçe… Sonrada kız arkadaşıma dönüp “FAHİŞE” dedi hiç unutmam başağın yüz halini ve kendi şaşırmamı… Annemin hiç küfür etiğini duymamıştım…Neyse uzun uzun bir nutuktan sonra herşey eski haline gelir gibiydi. Sonra bana salakça bir soru sordular, Benim gibi aşık, ergen, hormonları gözlerinden fırlayan bir adama seçme hakkı verdiler… Yılın sorusu şuydu ” Kanadaya Lise eğitimi için gider misin” içimden “siz salakmısınız ben aşığım, ergenim hiç onu bırakıp burdan binlerce KM uzağa hiç gidermiyim” dedim ama dışımdan sadece ” Ne yapacam buz gibi yerde burda kolejde iyiyim ben” dedim. Ahhhh salak ben kafamı taşlarda parçalasaydım da öyle sözler etmeseydim :D Neyse olan oldu ben 1 hafta uslu aile çocuğu saat 02.00 civarı eve giriyorum ama hormonlarım beni dürtüklüyor duramıyorum. Bu haftadan sonra yine herşey eski düzene döndü, evden kaçmalar, evden kaçırmalar, alkolü dibine kadar vurmalar, sabaha karşı gelmeler, aşk meşk süper günlerime geri dönmüştüm… Böyle 1 ay daha geçtikten sonra bir gün yine kapı duvar ben yine palmiye otel, kahvaltı dahil kalıyorum… extra Başağın gerizekalı bir kız arkadaşı şule gelmişti onunda takıldığı erkin diye bir Bodrum serserisi bir bebe. Biz gecelerde arabayla takılıyoruz… Bir gece termik santralin limanına gizlice girdik. Liman öyle böyle değil denizden 5-10 metre yükseklikte dev gemilerin yanaştığı 4 şeritli yol genişliğinde “T” biçiminde devasa bir liman. Yakalansan tutuklanacaz o bişey değil başağın ailesi bilecek. Kız camdan kaçmış bir de Şule geldikten sona onuda kaçırmak zorundayız zaten ama suç ortağım Erkinde benle kızları kaçırıyoruz neyse Erkin limanın üstünde artistik hareketler yapıyor arabayla el freni falan çekiyor ama son seferinde nerdeyse arabayla denize uçacakken biz başakla inmeye ve bunları yanlız bırakmaya karar verdik. Saat 3 de gittiler biz bekle allah bekle saat sabah 5 de geldiklerinde gözlerimizden alev çıkıyordu. Çünkü eve acilen dönmemiz gerekiyorduki Başağın babası sabah 6 da işe gitmeden orda olalım. Neyse ucu ucuna yetiştik sevgili şantiye şefimizle neredeyse aynı anda evden ayrıldık. Ondan sonraki günlerde annem yine geldi beni aldı ama bu sefer Başak yoktu ondan pek sorun olmadı ama keyifli bir yazında sonuna geliyorduk ve o yazla ilgili hatırladığım son şey Tarkanın inci tanem parçasını birbirimizin gözlerinin içine bakarak ve ağlayarak söylediğimizdir… Sonraki olayları başka bir yazıya bırakıyorum çünkü öyle böyle kolay yenilir yutulur günler geçirmedim ondan sonra… Geçen yaz evlendi düğün fotolarını gördüm süper keyifliydi kendi gibi manyak biriyle evlenmiş… Mutluluklar diliyorum tekrar burdan :D
08
Eki
09

Kahvaltı Birası….

Bu yazıma bir Dua ile başlamak istiyorum…
İçelim, ab-ı hayat neşe versin bedene allah rahmet eylesin rakıyı icat edene artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin allah bizi meyhanesiz memlekete düşürmesin… Amin :D

Galiba Alkolik olduğumu mu ilk 2002 yazında farkettim. o zamnlar bir kankam var sabah sahilde Vodka+Çilek yapmış demlenirken bende kahvaltı yapmak için sahile inmişim, “Berk ordan 2 bira kap gel” dedi… Bende hiç hayır demem ok dedim kankadan gelen laf şuydu “Ulan bir kerede hayır de, bir kere de hayır de!” tabi pek sallamadım kim alıp gelecek biraları yoksa :D Palmiye kafeye doğru ilerleyip “Ayşe abla 2 bira birde hamburger ve patetes kızartması yap ama biraları önden ver” diyip kahvaltılık biraları alıp sahilde bir güzel hüplettiğim gün anlamıştım ! ama bizim oralarda sevgiline ya da One Nigth standine sahip çıkmak istiyorsan sızmaman gerektiğinide o aralar öğrendim… Yoksa kimin eli kimin cebinde olduğunu bilmediğiniz yazlık bir mekanda bir yerde sızarsanız Dam’ınızın geceyi nerde bitireceğini asla bilemezdiniz. O yüzdendir ki benim alkol mukavemetim o günlerden beri pek bi yüksektir… İsterse yüksek olmasın. Öbür gün dalga konusu olurdunuz… Neyse bende bir kanka vardı ki karaciğerlere zarar zaten lakabıda buna uygundu “Sünger Bob” :D Her zaman bir vukuat olduğunda götümü kollayan, içerken bir maraton koşucusu gibi gayet relax ve sonuna kadar gitmesini bilen bir kanka… Neyse her kankama “olm ben galiba alkolik oluyorum” dediğimde “hahahahhaha” “Oluyorsun ha değilsin yani şimdiye kadar” diye cevapları alırdım :D Sonra rakı içmeyi öğrendim ki bu benim için bir milattı. Tedavi edilemez hale getiren her an kusturabilecek ama kendimi onu içmeden yapamadığım bir yere sürükledi ve beni yerlere süründürdü :D Anlayacağınız şudur ki arkadaşlar bu yazıdan; içiyorsanız adam gibi için yıkılmayın bol bol pratik yapın ki alkol eşiğiniz yüksek olsun :D böylece kimseye maskara olmadan yamulanlarla istediğiniz kadar ..Şak… geçebilirsiniz ki işin en keyifli noktasıdır… Alkol bazen (genelde) insanlara aptalca şeyler söyletebilir mesela geceden kalma bir halde sabah ilk tanıştığınız mekan olan klozette küçük bir senfoni verirken “Bir daha ASLA içmeyecem” tarzı saçma sapan cümleler kurdurur ki bunların 24 saat içinde hiç bir kıymeti kalmayacaktır :D Diyeceksiniz ki hiç yamulmadın mı diye tabiki yamuldum ama herkesi yamuttuktan sonra yamulduğum için genelde kimse hatırlamaz ben onarla geceyle ilgili dalga geçerken onların elindeki tek materyal gece şişenin kapağını açtıklarını hatırlamalarıdır… Şu anda da pratiklerimi sürdürüyorum ama bir gaye için hepsi… bana bu blog için güzel yazılar yazma gücü veriyor ve saçmalamama olanak tanıdığındandır ki bu blogdaki yazıların bu kadar güzel olması… Şair İhsan Yücenin Ekmek, Şarap, sen ve ben şiirinden bir dörtlükle bu yazıya nokta koyalım…

“ne diyordum arkadaş….
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayatın felsefesini”




Twitterdan Takip Et

Enter your email address to subscribe to this blog and receive notifications of new posts by email.

Diğer 1.440 takipçiye katılın

Blog Stats

  • 77,932 hits